web tasarım & web tasarım

Devlet ve Devlet'in Yöneticileri

Büyük önder Atatürk’ün bizlere armağan ettiği, birinci vazifemiz olarak onu sonsuza dek korumak ve kollamak görevini verdiği ve her zaman en kıymetli hazinemiz olarak tanımladığımız cumhuriyetimizi temsil eden devletimizin, son 50 yılda kırmadığı, haksızlığa uğratmadığı, şu veya bu sebeple canını yakmadığı neredeyse bir tek namuslu vatandaşımız yoktur. Ne yazık ki tarihimiz de bu tür yanlış uygulamalarla doludur.

Devlet, kendisini vatandaşından daha önemli gördüğü ve onun üzerinde her tür hakka sahip olduğunu düşündüğü için, vatandaşına her tür uygulamayı, hukuka veya ahlaka uygun olsun olmasın, kendisinde bi hak olarak görmüştür ve hala da görmektedir. Bu bakış açısı öyle yer etmiştir ki, kendisinin bile son şansı olabilecek en üstün ve en fedakar evlatları olan Mustafa Kemal ve silah arkadaşları bile, haklarında çıkarılan idam fermanları ile o zamanki Osmanlı Devletinin kendisine düşman bellediği, kırdığı evlatlarının listesine dahildir. Benzer uygulamalar Atatürk sonrası süreçte bugün de Devletimiz tarafından çok az değişiklikliklerle aynen uygulanmaktadır. Devlet, gücü yettiğine adaleti uygular, yetmediğine uzaktan bakar, kayıt altına alabildiğinden vergi, elektrik, tapu gibi borçlarını tahsil eder, kayıt altına alamadığını görmezden gelir. Kendisine, dolayısıyla aslında millete ait olanı gasp edenlere peşkeş çekerek, o milli değerlerde vatandaşlık hakkı olanların haklarını bir kalemde siler ve bunu da bir takım uyduruk gerekçelerle savunmaya çalışır. Böylece kamu malına karşı hırsızlık, gasp gibi suçları işlemeyen namuslu vatandaşlarını da hiç rahatsızlık duymadan mağdur eder. Tahmin edebileceğiniz gibi bu örnekleri öyle çok arttırabilirim ki sayfalarca Devlet aleyhine yazmam gerekir.

Şimdi yukarıda yazdığım paragrafta “Devlet” yerine, “devletin o konumdaki yetkilileri” cümlesini koyup lütfen bir daha okuyun. Yukarıda da belirttiğim o sayfalarca devlet tarafından yapılan yanlış ve haksız uygulamaların tamamı, gerçekte devletin karar vericiler ve uygulayıcılar konumlarında olan atanmış ve/veya seçilmiş insanlar tarafından yapılan haksızlıklar ve yanlışlıklar, hatta ihanetlerdir ve hiçbiri, soyut bir kavram olan devletin ve sonuçta Cumhuriyetimizin üzerine atılacak suçlar değildir. Kararları insanlar alır ve insanlar uygular, sonuçlarından da insanlar sorumludur. Bu sorumluluğun da elbette ki iki boyutu vardır, birincisi seçilmişlerin yetkilerini yanlış kullanarak, hatta aşarak yaptıkları haksız ve yanlış uygulamalar, ikincisi de bu konumlara vatandaşın, seçmenin, yani bizlerin özgür iradesiyle getirilen bu kişilerden bir hesap sorma mekanizmasını kuramayıp, yaşadığımız sorunlarla ilgili bütün faturayı devlet adını vediğimiz soyut kavrama çıkarıp, sorumluluğu üzerimizden atma kolaycılığına kaçmamızdır.

Devlet, ortak bir hayatı ve kültürü paylaşan bir toplumda, toplumu düzenleme, topluma güvenlik, refah ve huzur sağlama amacını güden ve bu amaca yönelik olarak kanun koyma, bu kanunları uygulama, yargılama, cezalandırma gibi güçlere sahip olan kurumdur. Devlet, sonuçta bir kurumlar bütünüdür ve bu bütünü var eden de toplumun kendisidir.

Devlet iradesinin ne yönde ve ne şekilde gerçekleşeceğini belirleyenler, devleti oluşturan kurumların her birinde görev alan insanlardır. Çok açık olarak ortadadır ki, son elli yılda hemen hemen her alanda çok önemli hatalar yapılmıştır, ancak burada üzerine basarak vurgulamaya çalıştığım tek şey, bu hataların, Atatürk’ün bize armağan ettiği Türkiye Cumhuriyeti’nin, devletimizin planlı, bilinçli, istekli bir şekilde, bu yönde bir irade kullanarak gerçekleştirdiği eylemler olmadığıdır. Devlet yönetiminde elbette kullanılan ve hakim olan bir irade vardır, ancak bu irade, devletin kurumlarını yönetme konumunda bulunan insanların iradesidir. Bunun hesabı sorulacaksa, ki mutlaka sorulmalıdır, bu hesap yetkilerini yanlış ve haksız kullanan yetkililere sorulmalıdır. Çünkü akıla, zihne ve bilince sahip olmayan ve ancak soyut bir kavram olan devlet, açık olarak bir irade geliştirme ve uygulama yeteneğinden yoksundur. Burada kullanılan irade atanmış veya seçilmiş olan insanların iradesidir.

Devlet otoritesindeki en küçük bir boşluk, bu boşluğun birtakım gayrı meşru yapılanmalar tarafından doldurulmasıyla sonuçlanacaktır. Bundan da tüm bireyler zarar görecektir. Zayıf bir devlet, toplumun içindeki bazı çıkar çevrelerinin etkisi altında kalacak ve yine toplumun geneli bundan zarar görecektir. Dolayısıyla bir toplumun içindeki her bireyin, güçlü bir devlet mekanizmasına taraftar olması gerekir. Devletin güçlenmesi için çaba harcaması, devletin zayıflamasına yönelik eylemlere karşı da tavır alması gerekir. Kısacası devletine sahip çıkması gerekir.

Bu konuyu çok iddialı olarak söylüyorum, çünkü benim de devlete kızmak için çok haklı gerekçelerim olmakla birlikte, asla böyle bir yanılgıya düşmediğimi size daha iyi ifade etmek için kendimden de bir takım örnekler vermek istiyorum. 1994 yılında Rusya Dağcılık Federasyonu tarafından verilen ve 10 yıl geçtiği halde henüz Türk dağcıları tarafından ikinci tekrarı olmayan ”Kar Leoparı” ünvanı ile adım Türk kamuoyunda duyulmaya başlandı. Ertesi yıl 1995 yılında Everest’e çıkan ilk Türk ve dünyadaki ilk müslüman dağcı olarak tanındım. Bir sonraki yıl “Camel Trophy”de takım arkadaşımla birlikte Türkiye’ye Takım Ruhu sıralamasında dünya ikinciliği getirerek ve aynı yıl, dünya dağcılığında çok prestijli bir yeri olan “Yedi Zirveler” projesini tamamlayan dünyadaki 44. dağcı ve en genci olarak bu tür konulara ilgisi olan vatandaşlarımız adımı duydu. 1996 yılında dağcı arkadaşlarımla birlikte kurduğumuz AKUT, Arama Kurtarma Derneği ile yavaş yavaş bütün Türkiye bizden haberdar olmaya başladı ve önce 1998 Adana Ceyhan depreminde, ardından da 1999 Marmara depreminde yaptığımız gönüllü çabalarımız ve kurtardığımız yüzlerce can, AKUT’u, Türk milletinin gönlünde Türkiye’nin en güvenilir kurumu yaptı. 1999 yılında TESEV’in anketinde güvenilirlik sıralamasında birinci seçildik, 2000’de ise Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ardından ikinci seçildik.

Derken bunu hiçbir zaman anlayamadık ama herşey bizim için daha zor olmaya başladı. Marmara depreminde, aç, susuz, uykusuz, durup dinlenmeden bir can daha kurtarabilmek için enkazdan enkaza koşarken, dönemin Sağlık Bakanı bütün kamuoyuna bizim şov yaptığımız yönünde açıklamalarda bulundu. Devletimize olan koşulsuz bağlılığımız ve sadakatimizle, bütün medya bizden saldırgan bir tutum, sert bir cevap beklediği halde, sadece başımızı önümüze eğdik ve sayın bakanımız yanlış bilgilendirilmiş diyerek konuyu geçiştirdik. Ardından çeşitli basın kuruluşlarınca hakkımda ermeni ve yahudi olduğum iddiaları satır aralarında yazılmaya başlandı. Sanki bu ülkede gayrı müslim olmak suçmuş gibi. Ermeni ve yahudi vatandaşlarımızdan özür dileyerek bunun doğru olmadığını bir kaç kez ifade etmek zorunda kaldım. Sonra devletimizin arama ve kurtarma konusundaki kurumu Sivil Savunma Genel Müdürlüğü’nün bazı personeli tarafından kamuoyu önünde değişik vesilelerle şov yapmakla, öne çıkmakla, onların başarılarını çalmakla suçlandık. Devletimize zarar gelmesindense, kendimizden önde gördüğümüz biricik AKUT’umuzu bile feda edebilecek tutumda olduğumuz için, bu suçlamalara karşılık vermedik. İlişkilerimizi kişiler değil kurumlar bazında çözme yoluna gittik.

2000 yılı Şubat ayında sevgili İskender’i (IĞDIR) kaybetmemize sebep olan dağ kazası ve tesadüfen tam o günlerde yaşanan medya önünde istifa eden 3 (üç) üyemizin akıl almaz yalanlarıyla, AKUT’u yoketmek için fırsat bekleyen bazı medya kalemşörlerinin girdiği işbirliğine sadece şaşırdık, neden bunun yaşandığını bir türlü anlayamadık. 2001 yılı Şubat ayındaki Hindistan depreminde enkaz altından iki can kurtarıp bütün dünyaya Türk gönüllülerinin fedakarlığını ve çalışkanlığını gösterirken, daha önce hiç olmayan bir şey başımıza geldi, derneğimize polis gelip giden üyelerin kayıtlarını kontrol etti. Bu konuyu da hiçbir yerde açmadık. Bu yıllar içerisinde defalarca denetlendik, dernek defterlerimiz ilgili bütün kurumlar tarafından ayrı ayrı, üst üste denetlendi. Türkiye’de faal görünen 78.000 derneğin kaçının bizim kadar sıkı denetlendiğini bugün bile merak ederim.

Sonra 2001 yılı Mayıs ayında Yönetim Kurulu başkanı olarak ve yönetimdeki 6 arkadaşımla birlikte, valilikten izin almadan 3 üyemizi Amerika’da 11 farklı arama kurtarma kursuna gönderdiğimiz için mahkemeye çıkarıldık ve 1 yıl hapisle yargılandık. Bütün gazetelerin, hatta Yunanistan ve Alman basınının bütün kışkırtmalarına rağmen, ağzımızdan sadece şu sözler döküldü: “Hiçkimse kanunların önünde veya üzerinde değildir, bilmeden de olsa bir suç işlediysek, kanunlar karşısında boynumuz kıldan incedir. Yüzlerce can kurtaran bir ekip olmamız bize ayrıcalık tanınmasını gerektirmez.” Bu tutumun, beni arayan Yunan ve Alman basınını ne kadar şaşırttığını varın siz düşünün. Bu konuda da devletimize asla değil ama, asıl sorumlunun konunun buralara gelmesine sebep olan ve uluslararası kamuoyunda Türkiye’nin uğrayacağı zararı hiç düşünmeden topun gelişine vuran valilik makamına bilgi veren kişiler, dernekler masası ve savcılık makamlarındaki kişilerin olduğu düşüncesini hiçbir zaman aklımızdan çıkarmadık.

Birleşmiş Milletler’in Arama Kurtarma yapısı olan INSARAG’a akredite bir kurum olmamıza ve OCHA’nın afet planlamalarına dahil olmamıza rağmen, 2003 yılında Cezayir’de yaşanan depreme, bütün bilgi birikimimiz ve deneyimimize ve ülkemiz adına bölgeye gidip can kurtarma çalışmalarına katılma konusundaki bütün çabalarımıza ve başvurularımıza ve Türkiye’den bir ekip yollanmasına rağmen bu ekibe dahil edilmedik. Aynı durum neredeyse geçtiğimiz günlerde yaşanan İran depreminde de başımıza gelecekti ki, bu kez daha hazırlıklıydık ve büyük baskılarla, uluslararası standartlar çerçevesinde 18 kişi olarak hazırladığımız arama kurtarma ekibimizden, yer olmadığı gerekçesiyle sadece 5 (beş) kişilik bir ekibe izin alabildik ve bölgeye yollayabildik. Oysa bölgeye Türk ekipleri jeeplerini bile götürmüştü.

Sonuçta eğer devlete kızmak için bahane arasaydık, emin olun düşünemeyeceğiniz kadarı zaten vardı, ancak bizler devletimizin varlığını her zaman ve her koşulda kendi varlığımızın önünde gördük. Atatürk’ün dediği gibi, kendimizi inkılapların ve rejimin sahibi ve bekçisi olan Türk gençleri olarak tanımladık. Bir gün AKUT ve Türkiye Cumhuriyeti’nin menfaatleri çakışırsa, haklı – haksız, doğru - yanlış ayırımına gitmeden derhal geri adım atacağımızı ve bu yönde en ağır fedakarlıkları bile, (derneğimizi kapatmak dahil) yapmaktan geri durmayacağımızı bugün her üyemiz bilir ve ona göre hareket eder. Hedefimizi hiçbir zaman karıştırmamalıyız, hedef devletin kendisi asla olamaz. Devlet gücü ve yetkisini yanlış, eksik, haksız kullanan insanlardır burada düzeltilmesi ve değiştirilmesi gereken.

Güçlü bir devlet, sadece güvenliğin değil, toplumun genel refahının sağlanması için de zorunludur. Sağlık, eğitim, ulaşım, sosyal güvenlik gibi temel ihtiyaçlar, farklı kaynaklarla da olsa devletin idari sorumluluğunda yerine getirilir. Topluma fırsat eşitliği ve yaşam standartlarında düzenli bir yükselme ve refahta hep daha iyiye doğru gidişi sağlamak ancak devletin idaresi altında kamu kaynaklarının en verimli kullanılması ile yapılabilir.

Teorik olarak bu durumun elbette ki farkındayız, eğer devlet adını verdiğimiz kurumlar bütünü bu şekilde hareket etmezse, kamu kaynaklarının israf edilmesi, haksız kazanç ortamlarının yaratılması ve vatandaşlar arasındaki eşitlik ve hakça paylaşım gibi adalet olgusunun zarar görmesini getirir ki, uzunca bir süredir ülkemiz bu durumdadır. Ancak yakın zamanda, bu durum değişmek zorundadır ve değişecektir. Küreselleşmenin, iletişim ve ulaşım imkanlarının artık muazzam hızlara ulaştığı, uluslararası ekonomik, sosyal ve politik etkileşimin küresel rekabet ortamı içerisinde bugün ulaştığı nokta, içe dönük ve sadece kendi ülkenizi ilgilendirir gibi görünse bile, sorumsuz politikaları ve devlet yönetimi adı altında “akıl ve hukuk dışı” uygulamaları sürdürmek giderek daha da zorlaşmaktadır.

Devletin zayıflıklarına tepki duyan ulusal ve uluslararası piyasalar, kitle örgütleri, sivil toplum ve diğer kuruluşlar, devletin belirlenmiş amaçlarını gerçekleştirme yeteneğini güçlendirmek için daha iyi bir hükümet yönetimi ve gerekli her tür çağdaş değişim talepleri konusunda giderek daha ısrarcı olmaktadır. Hem toplum hem de küreselleşen dünya artık değişim talep etmektedir.

Bu değişimin kaçınılmaz olduğunu kabul ettikten sonra, karşımıza çıkan en önemli faktör, geçmişte verilmesi gereken hesapları devletimize değil de, onun kurumlarını idare eden insanlara yönlendirme gerçekliğini aklımızdan bir an olsun çıkartmamamızın gerekliliği ve şartıdır. Aksi taktirde sonuna kadar haklı olduğumuz bütün kızgınlığımızı ve öfkemizi, varoluşumuzun biricik temeli olan Cumhuriyetimize yönlendirmek yanılgısına düşebileceğimiz ve asıl suçluların cezasız kalarak, yaptıklarının yanlarına kar olmasına sebep olacağımızı unutmamalıyız.

Ali Nasuh MAHRUKİ
www.nasuhmahruki.com

Yeniçağ Tanıtım Ajans - Gebze