Geçtiğimiz hafta, Türkiye çapında 6 bölgede kurulmuş olan AKUT – Arama Kurtarma Derneği ekiplerinden toplam 55 gönüllü, Olympos - Kadir’in Ağaç Evleri’nde biraraya geldi ve 4 – 7 Aralık tarihleri arasında 4 gün boyunca yoğun bir eğitim ve tatbikat süreci geçirdi...
Her demokratik devlet düzeninde olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin de ulusal menfaatlerine ulaşabilmesi için, üzerinde kurulduğu ilkeler temel alınmak koşuluyla öncelikle devletin bekası ve güvenliği ve milletin refahı tesis edilmelidir...
Geçen haftasonu, Türk Harp tarihinin en üzücü olaylarından birinin, Sarıkamış Dramı’nın 89. yılını anmak için Türkiye’nin dört bir yanından 19 AKUT üyesi, Bingöl’de geçtiğimiz kış 17 insanın hayatını kurtarmamıza vesile olan kar motosikletimizle birlikte bölgeye geldi ve etkinliğe katılan diğer Sivil Toplum Örgütleri ve 250 Mehmetçik ile birlikte Soğanlı dağlarını aşarak Sarıkamış’a girdi...
Son yıllarda sıklıkla Sivil Toplum Örgütlerinin 21. yüzyılın belirleyici faktörlerinden biri olacağı dile getiriliyor...
Son dönemlerde değişik vesilelerle gündeme gelen ve ne yazık ki açık bir ifade olmakla birlikte sıklıkla yanlış yorumlanan egemenlik kavramı üzerinde bir süredir özel bir ilgi ile düşünüyor ve bu kadar farklı yorumun sebebini tam olarak anlamaya gayret ediyordum...
Büyük önder Atatürk’ün bizlere armağan ettiği, birinci vazifemiz olarak onu sonsuza dek korumak ve kollamak görevini verdiği ve her zaman en kıymetli hazinemiz olarak tanımladığımız cumhuriyetimizi temsil eden devletimizin, son 50 yılda kırmadığı, haksızlığa uğratmadığı, şu veya bu sebeple canını yakmadığı neredeyse bir tek namuslu vatandaşımız yoktur...
Kadim düşünce sistemlerinde insanın bu sınav dünyasında yaptığı yalnız yolculukta, sadece kendisine karşı değil, bütün dünyaya, insanlara, evrene karşı da sorumlu olduğu, sorumluluk taşıması gerektiğinden bahsedilir...
Büyük Önder Atatürk’ün Cumhuriyet’imizi kurarken temel aldığı ilkelerin başında; “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” gelir...
Milli Güvenlik Akademisi’ne kabul edilen ilk Sivil Toplum Örgütü lideri ve 55. dönem müdavimlerinden biri olarak, burada kazandığım bilgi birikiminin hayatımın her alanında kullanabileceğim eşsiz bir fırsat olduğunu düşünüyorum...
21. yüzyılın bilgi çağı olduğu ve bilgiyi elinde bulunduranın diğerlerine karşı önemli bir üstünlük kazanacağı, bugün artık herkesin kabul ettiği bir gerçek...
Bundan 52 yıl önce dün, (20 Ocak 1942) güvertesi ve ambarları yiyecek dolu olarak İstanbul’dan Yunanistan’ın Pire Limanına doğru 6. kez hareket eden Kurtuluş gemisi, iki ülke arasında iki yüzyıla yakın bir süredir yaşanan bütün tarihsel çekişmelere ve yaşanan çatışmalara inat, kim olursa olsun yardıma ihtiyacı olana elini uzatmaktan geri durmayacak milletimizin yüceliğini de taşıyordu...
Hayatımızın her alanında ve her süreçte ilgimizi bekleyen sayısız gelişme ile ilişki içerisindeyiz. Doğal olarak da kendi bilgi dağarcığımız ve öngörü yeteneğimiz çerçevesinde, bu süreçlerden hangilerini nasıl bir sıralama ve süre ile yürüteceğimizi, kaynaklarımızı ne şekilde ayarlayacağımızı, zaman planımızı ne şekilde çıkaracağımızı ayarlıyor ve gerektiğinde güncelliyoruz....
Dünya devletleri uzun bir süredir, afetlere bağlı zararları azaltmak amacıyla toplantılar düzenliyor, kararlar alıyor ve geleceğe daha yaşanılır bir dünya bırakmak için önlemler almaya çalışıyor...
Devletlerin gücü, onları var etme ve yüceltme konusunda kararlı olan vatandaşlarından gelir, Devlet vatandaşıyla varolur. Buradan hareketle, 21. yüzyılın ilk 25 - 40 yıllık süreci itibariyle, Türkiye’nin genç nüfusu üzerine, değerli dostum Can F. Gürlesel’in büyük bir özveri ile hazırladığı; Türkiye’nin Kapısındaki Fırsat, 2025’e Doğru Nüfus, Eğitim ve Yeni Açılımlar adlı çalışmasından derlediğim bir takım bilgilerle konuyu dikkatinize sunacağım...
Aristo, toplumu elleri, ayakları, duyguları ve zekası olan bir dev olarak tanımlar. Toplum, kendisini oluşturan insanların kollektif ürünüdür. Toplumların gücü de, kendisini oluşturan bireylerin ve grupların arasındaki işbirliği, güç birliği, kültür, etik, hukuk, sinerji, üretim, paylaşım ve benzeri ortak ürünlerle doğrudan ilişkilidir...
Bizler her zaman aile değerlerimizle, birbirimize olan bağlılığımızla, geleneksel değerlerimizin gücüyle övünürüz. Bunda da sonuna kadar haklıyız, tarih boyunca karşılaştığımız bütün sınavları, zor zamanları bu özdeğerlerimiz ve birbirimize olan bağlılığımızla aştık...
Türkiye, hazırlıksız yakalandığı 17 Ağustos 1999 Marmara Depreminden bu yana, çağdaş bir afet yönetim planına sahip olabilmek için pek çok girişimde bulundu. Hiçbir fedakarlıktan kaçınmadan, ilgili bürokrat ve akademisyenlerini, dünyanın bu konulardaki en ileri örneklerinin bulunduğu ülkelere yolladı. Buralardan en gelişmiş sistemleri kuran uzmanları ülkemize getirterek eğitim, önlemler, hazırlık, zarar azaltma, müdahale ve diğer ilgili konularda en üst düzey bilgiyi ülkemize aktarmaya çalıştı...
Son günlerde tartışılan bayrak, bayrağımıza saldırı ve bayrağımıza saldıranlara saldırı konularında, bayrağımızı yerkürenin en yüksek dağlarına taşıyan ilk Türk olarak izninizle bir kaç söz de ben söylemek istiyorum...
Herşeyden önce kişisel ve ulusal onuruna en üst düzeyde bağlı bir Türk genci olarak, en az 30 yıldır bütün dünyada planlı ve örgütlü bir şekilde yayılan Ermeni Soykırımı yalanlarına karşı, zamanında görevini yapmayan veya eksik yapanlara karşı içimde gerçekten ciddi bir kızgınlık olduğunu ifade etmek isterim. Her zaman gurur duyduğum atalarımın, insanlık suçu olarak tanımlanan soykırım uygulayıcıları olduğu duygusu ile yaşamak zorunda kaldığım psikolojik baskı unsurundan dolayı beni en çok rahatsız eden, hatta utandıran konu, ellerindeki bütün bilgi birikimi, bütçe, imkan, görev ve sorumluluğa rağmen bu meseleyi bunca zamandır çözemeyen kendi ülkemin insanıdır....
Uzunca bir süredir Türkiye’de liderlik sorunu olduğu, Türkiye’nin gerçek bir lidere ihtiyaç duyduğu ve sorunlarını da ancak bu şekilde çözebileceği konusunda söylemler duyuyoruz. Büyük önder Atatürk’e duyulan içten ve iyi niyetli özlemden kaynaklanan bu yaklaşımı anlamakla birlikte, bir daha Atatürk gibi bir liderin bu coğrafyaya nasip olmayacağını düşünen biri olarak, ülkemiz için farklı bir yol seçilmesi gerektiğini değerlendiriyorum...
Türkiye’nin liderlik sorununu daha iyi anlayabilmek için, öncelikle 21. yüzyılın liderlik ihtiyaçlarını ele almamız gerektiğini düşünüyorum...
21. yüzyılın ihtiyaçlarını tanımlarken, rekabeti, değişimi ve hızı, bir de sürekli gelişen teknolojiyi ve dijital devrimi her zaman vurgulamamız gerekiyor. Süregiden bu yapıda, devlerin arasında ezilmeden ayakta kalabilmek ve kendi menfaatlerimizi korumak ve kollamak için, gerçekte yönetilebilir bir süreç olan “risk ile yaşam” konusunu mutlaka çözümlemiş olmamız gerekiyor...
Nutuk; “1919 yılı Mayısının 19. günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüş” girişiyle başlar. İstiklal Savaşı destanımızın başlangıcını ifade eden ve büyük önder Atatürk’ün Türk Gençliğine armağan ettiği bu çok önemli tarihi her yıl büyük bir coşkuyla kutluyor; ATA’mıza ve onun değerlerine koşulsuz bağlılığımızı dile getiriyor, gösteriyoruz...
Gündemde herhangi bir doğal afet, deprem, sel, büyük bir yıkım - kırım yokken, uzun zamandır beni rahatsız eden bir konu hakkında düşüncelerimi paylaşmak istiyorum...
Türkiye’nin önemli verimlilik sorunlarından birinin, çeşitli kişi ve kurumların kendi yetkinlik, yetki ve sorumluluk alanları dışındaki pek çok uzmanlık gerektiren konuda, son derece iddialı olarak düşüncelerini ifade etme ve yayma çabası olduğunu düşünüyorum...
Geçtiğimiz günlerde, SAREM’in düzenlediği Harp Akademileri’nde yapılan “Bilgi çağı ve teknolojik gelişmeler ışığında toplum, yönetim, yönetici ve lider yaklaşımları” başlıklı sempozyumla ilgili değerlendirmeleri okurken; Tuncer Bahçıvan’ın Japon Prof. Dr. Masanori Naito’nun yaptığı etkileyici konuşmaya yaptığı vurgu, deyim yerindeyse beynimde bir şimşek çaktırdı...
29 Mayıs 1453 tarihi bütün dünyanın hafiza kayıtlarına Türklerin İstanbul’u fethettiği, Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğuna son vererek bir çağı kapatıp yeni bir çağı başlattığı tarih olarak geçmişti...
1996 yılında, dağcı arkadaşlar biraraya gelerek, AKUT’u, Arama Kurtarma Derneğini kurduk. Üç yıl boyunca, pek çok dağ kazasında, kaybolma olayında, sellerde, depremlerde tamamen gönüllülük ilkesiyle çalışan ekibimizle, zor durumdaki insanlara yardıma çalıştık, bazılarının hayatını kurtardık...
"Zaman kavramını tamamen yitirmiştim, 17 Ağustos depreminden sonraki 10 gün boyunca, hepimizin yaşadığı ağır baskı altında da bir anlamı yoktu zaten. Kaç saattir hiç dinlenmeden çalışıyorum, kaç saattir hiç bir şey yemedim, kaç gündür uyumuyorum bilmiyorum. Aklımdaki tek düşünce, Doğuhan’ı bu lanet delikten tek parça çıkartamazsak, bir daha aynada kendi yüzüme eskisi gibi asla bakamayacağım."